Almodovar'ın konu içinde konu, film içinde film anlatmadığı görülmedi. Birbirinden karışık ve içinden çıkılmaz durumları anlatırken izleyiciyi güldürmeyi sürdürdü
NİLAY ULUSOY (Arşivi)
Penelope Cruz, 75. Oscar ödül töreninde "en iyi senaryo" ödülünü aksanlı İngilizcesi ile şımarıkça "Pedro"suna verirken minnetini de dile getiriyordu. Harika bir yönetmenle çalışma şansına sahip olmak, onu Hollywood tepesine taşımıştı. Almodovar onu çok seviyor. Almodovar kadınları seviyor, onun filmlerini izlerken, beni sevdiğini biliyorum, bu da beni mutlu ediyor. Erkek, kadın, homoseksüel hiç fark etmez, o insanları seviyor aslında ama birazcık dalga geçmek istediğinde hedefi "erkekler" oluyor.
Kara filmleri çok seven Almodovar'ın birbirinden şahane kadın kahramanları asla femme fatale değildir. Kışkırtıcı ve akıllı olmalarının yanı sıra şeytani değildirler, aynı son filmi Los abrazos rotos/Kırık Kucaklaşmalar'daki Lena (Penelope Cruz) gibi. Hem sarışın hem de esmer haliyle Vertigo'daki Kim Novak gibi onu da esrarengiz gibi görünen ama sıradan bir kız olarak algılarız. Hitchcock'un müthiş gerilimine gönderme yaparcasına tam ismi ile Magdalena, arada telekızlık da yapan bir sekreterdir ve ölüm döşeğindeki babasını kurtarmak amacıyla patronunun metresi olur. Yargılamak şöyle dursun, biz onu çok severiz. Zengin sevgilisi ile seviştikten sonra kusması bizi üzer, onun mutlu olmasını isteriz. Aynı Hable con ella /Konuş Onunla'da aşık olduğu yatalak kıza tecavüz eden hastabakıcı Benigno'ya (Javier Camara) duyduğumuz şevkat gibi bir şeyler duyarız Lena'ya.
Melodram karakterleri
Endülüslü köklerinden mi, yıllarca faşist Franco tarafından yönetilmekten midir bilinmez Almodovar, bize hep melodram anlatır. İmkansız ile başlayan aşklar, arkadaşlıklar, toplumsal roller üzerine yarattığı melodramları ve zamanın değiştirdiği tüm hayatları, aklımızı karıştırmaktan uzak ama ilgi çekici bir kurgu ile anlatır, her seferinde şaşırtır. Kırık Kucaklaşmalar'ın başında ünlü iş adamı Ernesto Martel'in (Jose Luiz Gomez) öldüğünü biliriz ama film boyunca yaşar ve oğlu Ray X'ten (Ruben Ochandiano) daha fazla, gözleri görmeyen kahramanımız Harry Caine'i (Lluis Homar) tehdit eder durur. 14 yıl önce bir araba kazası ile kaybettiği aşkı Lena ve görme duyusu Harry Caine'e yetmez, kimliğini de bırakır geride, yeniden yeni kimliği olan kör bir senaryo yazarı olarak hayata başlar. Fakat bu hayatı kendine zehir de etmez, sevdiği birkaç insan ile sevdiği işi yapmaya ve hayattan zevk almaya başlar. Almodovar'ın farkı da burada başlar, korkunç acılar içinde yaşamı zehir etmesi gereken melodram karakterini, dünyayı yaşanmaya değer kılan bir insan olarak karşımıza çıkarır. Geçmiş acılar onda sadece boşvermişlik ve olgunluk bırakır.
Almodovar'ın İspanya dışında ve ana dilinden farklı bir dilde film çekmek istememesini anlayışla karşılıyorum. Eminim Hollywood'un elinde Almodovar'lıktan çıkıp kendi Amerikalı gözünden kopyası haline dönüşürdü. İlk ihracatı Antonio Banderas'ın karikatürleşmiş "Latin lover" rollerini bir türlü aşamaması zaten üzücüyken, Woody Allen gibi harika bir yönetmenin elinde bile Penelope'yi abartı el kol hareketleri ve komik asabiyeti ile gördüğümde bir "Amerikan bakışıyla Latin dilber kopyası" daha demiş ve yine üzülmüştüm. Oysa Almodovar'ın elinde yine asabi, yine Latin ama son derece içten olmuş.
Almodovar'ın konu içinde konu, film içinde film anlatmadığı görülmedi. Birbirinden karışık ve içinden çıkılmaz durumları anlatırken izleyiciyi güldürmeyi sürdürdü. İzlediğim ilk filmi 1988 yapımı Mujeres al borde de un ataque de nervios /Sinir Krizi Eşiğindeki Kadınlar'dan itibaren hiçbir zaman teklemeyen, neşesini ve üslubunu aynı zenginlikle koruyan istikrarlı bir yönetmen olan Almodovar'ı, ben de onun beni sevdiği kadar seviyorum...
NİLAY ULUSOY: Yrd. Doç. Dr., Bahçeşehir Üni., İletişim Fak.